Kader Defteri Blokzinciri

Unutulmuş zamanlardan günümüze büyük fedakarlıklar ve itinayla taşınan kadim bir anlayışın insanlık üzerindeki tezahürü için yakaladığımız en büyük fırsatı israf ettiğimizin farkında mıyız?

Yazılı tarihe ait kaynakları itinayla incelerseniz, gözünüzün önünde durmasına rağmen kolaylıkla dikkatinizden kaçacak, tarih boyunca az sayıda insanın ehemmiyetini bildiği, daha da az sayıda insanın izah etmeye gayret ettiği ve çok daha az sayıda insanın anlatılanı idrak ettiği bir kavram var; ‘Kader’. Oysaki tüm semavi dinlerin nüzul eden kutsal kitaplarından, en primitif toplumların dilden dile aktarılan mitlerine dek kader kavramı tarih ve modern anlatıların içinde kendisine yer bulur.

Hayatın gündelik hengâmesi içinde kendini akışa bırakan çoğunluklar için kader, yaşayacaklarının önceden belirlendiği ve tamamının gözle görünmez bir yerlerde yazılmış olduğuna dair bir anlam ifade eder. Bu insanlar için kaderden kaçılmaz, yazılmış olan neyse yaşanır. Özgür iradenin sorgulanmasını gerektirse de bu açmaza rağmen mutlak bir teslimiyet genellikle mecburiyettir.

Bir kısım ehl-i kitap için kader; zamanın akışı içinde, yaşayanlar açısından henüz bilinmez olan, geleceğe dair tüm ihtimallerin ve hatta bu ihtimallerden hangisinin tezahür edeceğinin kimi zaman kestirilebilir kimi zaman ise net şekilde bilinmesi anlamına gelir. Özgür irade dilediğini seçmekte serbesttir ama seçim ne olursa olsun akışın varacağı yer kutsiyet makamı için kesin ve nettir.

Çok nadir karşımıza çıkan, lakin ruhumuza derinden dokunan bir izahat daha var; kaderi bir tahakküm aracı olarak değil, kendi tercihlerimizle uyumlandığımız ve ritmine eşlik ettiğimiz bir dans olarak gören anlayış.

Joseph Campbell’e göre kader, dışarıdan dayatılan yabancı bir senaryo değil, karakterin dış dünyadaki tezahürü ve yankısıdır. İnsan, pasif bir bekleyişle ‘yazılanı’ yaşamak yerine; hayatın doğal akışına kendi iradesiyle iştirak etmeli, kaderi kontrol etmeye çalışmak yerine kendi potansiyelini gerçekleştirecek o büyük ahenge bilinçli bir şekilde katılmalıdır. Her ne kadar Campbell kendi öğretilerinde buna katılmayacak olsa da bu yaklaşım tasavvufta biraz daha farklı ele alınır.

Tasavvufta en zor ulaşılan noktalardan birisi kaderin insan iradesiyle önceden dokunabilir olduğudur. Dokuma iradeyle gerçekleşir ve mühürlenir, artık karar verilmiştir ve yazılı olan yaşanır. Acı ve kaçınılmaz sonucunu bilmesine rağmen Hallacı Mansur bu makama yükselmiş ve ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakk’ım / Hakikatim) demiştir. Mansur’un ifadesi kendi iradesine atfettiği bir kudret değil, kendi yok oluşunun ilanıdır. Hakk’ın tecellisi için kendini araç kılmıştır.

Mansur’dan takribi yüz sene sonra Ömer Hayyam şu dizeleri kaleme almıştır;

از رفته قلم هیچ دگرگون نشود              (Az rafte-ye qalam hich degar-gun nashavad,)
وز خوردن غم بجز جگرخون نشود           (Vaz khordan-e gham be-joz jegar-khun nashavad.)
گر در تمام عمر خونابه خوری              (Gar dar tamam-e omr khun-abe khori,)
یک قطره از آنکه هست افزون نشود          (Yek qatre az an-ke hast afzun nashavad.)

Orijinal Farsça anlamından kelime bazında dilimize çevirirsek;

Kalemin üzerinden geçtiği (yazdığı) şey, hiçbir zaman başkalaşmaz, değişmez.
Gam yemekten, ciğerin kanla dolması (içinin kan ağlamsı) dışında eline bir şey geçmez.
Eğer tüm ömrünce, kanlı gözyaşı içsen (döksen) bile,
Bir damla bile, olan bitene (kaderde var olana) ekleyemezsin.

İlk anda anlaşılması güç zira ifadeler oldukça ağır. Biraz daha iyi anlamak için yönümüzü biraz batıya çevirmek gerekli. Edward FitzGerald, 1859 tarihli “Rubaiyat of Omar Khayyam” adlı eserinde bu dizeleri şu şekilde İngilizceye çevirmiştir.

The moving finger writes; and having writ
Moves on; nor all your piety nor wit
shall lure it back to cancel half a line,
Nor all your tears wash out a word of it.

Türkçe çevirisi;

Hareket eden parmak yazar; ve yazdıktan sonra
Yoluna devam eder; ne tüm dindarlığın ne de zekan
Onu yarım satır silmesi için geri getirebilir,
Ne de tüm gözyaşların ondan tek bir kelimeyi temizleyebilir (çıkarabilir).

Anlaşılabileceği gibi konu sadece doğu mistisizmi, kutsal kitapların öğretileri, fikr-i tasavvuf terakkisi ile sınırlı değildir. Batı dünyası da tarih boyunca kader üzerine yoğun mesai harcamıştır. Eğer popüler kültürden örnekler vermek gerekirse Christopher Nolan bu anlayışı filmlerinde derinlemesine işler.  Dark Knight, Inception, Interstellar, Tenet ve Oppenheimer senaryoları kimi zaman beher miktarda, kimi zaman bütünüyle bu anlayışın üstüne inşa edilmiştir.

Konu derin ve idrak edilmesi kolay olmadığı için okuyucunun zihnine daha fazla bilinmezlik yüklemeden ana konunun ne olduğuna dair bir pırıltı verebildiysem ne mutlu ama bundan şüpheliyim. Varmak istediğim noktaysa beklenmedik olacak.

Levh-i Mahfuz gibi kadim bir öğretiyi anlamak ne denli güçse, merkeziyetsiz defter-i kebir (büyük kayıt defteri) olan ‘Blokzinciri’ teknolojisini anlamak o denli kolay. Birden fazla katılımcının kendi arasında silinemez ve değiştirilmez veri kayıtları yapabildiği bir teknolojiden bahsediyoruz. Üstelik bu kayıtların niteliği, çalıştırılabilen uygulamalar (akıllı sözleşmeler) sayesinde, insanlığın kendi kaderine hizmet etme gücüne sahip.

Geçmişte pek çok yazımda kaleme aldığım ve muhtelif videolarda izah ettiğim için blokzinciri teknolojisinin yapısını tekrar anlatmayacağım. Arzu edenler Blockchain 101 kitabımı ücretsiz olarak indirip okuyabilirler. Altını çizmek istediğim nokta şu ki; bir toplumun kurallarını yazmak ve akışlarını işletmek için blokzinciri teknolojisini kullanabiliriz. Bu sayede insan olmanın erdeminin gerektirdiği bir medeniyeti inşa etmek için insan zafiyetlerinden arınabilir ve icraatı kendi kaleme aldığımız algoritmalara, bir miktar cüret göstererek farklı bir deyiş ile kader makinesine, emanet edebiliriz.

Schopenhauer geçen paragrafı okusa herhalde bizi eleştirirdi zira bir riski gözden kaçırdığımız düşünülebilir; kendi yarattığımız bir varlığın arkasına saklanarak mesuliyetten kaçamayız. Blokzinciri’ndeki hatalı kayıtlarımız kendi lanetimiz de olabilir. Nietzsche‘nin Amor Fati (Kaderini Sevmek) anlayışı, değiştirilemez blokzinciri kayıtları için, her ne kadar kadere razı gelmeyi gerektirse de insanlığın terakki etme yolunda bu katlanılması gereken mecburi bir bedel olsa gerek.

Mevlana’nın “sen okyanustaki bir damla değil, damladaki okyanussun” anlayışı blokzinciri sayesinde, bilginin tek bir merkezde (otoritede) değil, her bir zerrede aynı anda bulunmasıyla tezahür ediyor. Bu, ortak akıldan doğan ulvi bilginin her yere nüfuz etmesi inancının teknolojik tezahürü değil midir? Vahdet-i Vücut, cüzi irade ile merkeziyetsiz blokzincirinde tezahür etmektedir. Mekânda bu denli birlik sağlayan bu teknoloji, iş zamana gelince insanın fıtratıyla çetin bir çelişkiye düşer.

Tasavvufi öğretiler İbnü’l-Vakt (Vaktin Çocuğu) olmayı gerektirir. Yani birey için geçmiş ve gelecek yoktur, sadece “an” vardır. Blokzincirinde de her yeni blok, geçmişin tüm yükünü sırtında taşır ama sadece mevcut blok “şimdiki anı” doğrular. Blokzinciri, zamanı lineer (çizgisel) bir hapishaneye dönüştürürken, insan ruhu o zincirin her düğümünde (blokta) sonsuzluğu aramaktadır. Makine unutmaz (immutable), ama insan affetmeye (unutmaya) muhtaçtır. İşte insanın blokzinciriyle olan trajik imtihanı da budur.

Tarih boyunca insanlık tanrısal bir gücün arayışında oldu. Artık elimizde medeniyetin kaderini yazacak boş bir kelam kitabı varken, biz onun sayfalarını köpek resimleriyle, kumar masalarıyla ve çirkin grafitilerle dolduruyoruz. Elbette, birileri bunlarla uğraşacak ama bir kısım insanın da daha ulvi ve hatta lahuti konulara kafa yorması gerekiyor. Sonumuz ne olur şimdiden bilinmez ama kadere birkaç satır bırakmak boynumuzun borcudur. Umarım ki insanlık bu dijital Levh-i Mahfuz’un sayfalarına medeniyetin geleceğini ‘hakikatle’ kodlamaya muktedir olabilir. Zira kalem artık insanlığın elindedir.

Hatm-i Kelam. Artık Vakt-i Kıyam.

Bir yanıt yazın